Akıl, iman ve hakikat yolculuğu

Araştırma yolu baştan sona

İslami öğretileri akıl, açıklık ve amaçla anlamak için adım adım mantıksal bir yol haritası.

Velayet

Vaad Edilen Mehdi (a.f.)

Kısaca

İmamî yöntemde İmam Mehdi'ye (a.f.) iman, tevhid, nübüvvet ve imamet manzumesinin meyvesidir; her çağda masum bir hüccetin varlığı ilahi lütfun gereğidir; gaybeti ise, zuhûr ve adaletin ikamesi vakti gelene dek vasîlerin sonuncusunun korunmasıdır.

Vaad Edilen Mehdi (a.f.)

Tevhid (), nübüvvet ve imamet () araştırmalarında tesis ettiğimiz akîdevî mütebennâlardan ve akli muhakemelerden hareketle bize açıkça görünür ki, beşer tarihinin hareketi abesle iştigal değildir; bilakis muhkem bir ilahi plana göre yürüyen gaî bir mesîredir. Bu araştırmada, bu bilgi silsilesinin nihaî meyvesine ulaşıyor; İmam Mehdi’nin () varlığının zorunluluğunu istidlal ediyor ve onun gaybeti ile teşhisi etrafında ortaya atılan meseleleri, bilgi kuramı ve bütünsel ilmî yöntem açısından çözümlüyoruz.


1. Yaratılıştan Risalete: İsmetin Zorunluluğu ve Dinin Birliği

Tevhid mebhaslerinde ispatladık ki Allah Sübhânehû ve Teâlâ, bu kâinatın hâlıkı ve onu yoktan var edendir; insanı da abes olarak yaratmadı; bilakis onu en büyük bir gaye için, yani bilgi kemali, ruhî yükseliş ve ilahi kurba (yakınlığa) ulaşmak için var etti.

Beşerî akıl tek başına bu tekâmülî yolun ayrıntılarını idrakten âciz olduğu için, ilahi hikmet, Allah’a () delil olsunlar diye risaletlerin gönderilmesini ve peygamberlerin tayin edilmesini gerektirdi. Buradan iki hakikate ulaşırız:

  • Dinin Birliği: Din, Allah katında Âdem’den () Muhammed’e () kadar tektir; özü, Mutlak’a teslimiyet ve hak üzere istikamettir; şeriatlar ve yöntemler ise ancak ümmetlerin bilincinin ve ihtiyaçlarının çeşitliliğiyle çeşitlenir.
  • İsmetin Zorunluluğu: Bu dini taşıyan resûl, aklen fikrinde, davranışında ve tebliğinde masum, tertemiz ve arı olmalıdır (); zira ismet olmaksızın risaletin vüsûku düşer, bi’setin gayesi ortadan kalkar ve gayenin nakzı, Mutlak Hakîm için imkânsız hâle gelir.

2. Nübüvvetten Sonra Hilâfet: Neden Ehl-i Beyt’in (a.s.) İmameti?

Hâtem Resûl’ün () ölümüyle ilahi vahiy kesildi; fakat kapsayıcı ve baki risalete beşeriyetin ihtiyacı sona ermedi. Burada akıl belirleyici bir mesele ortaya koyar: Nebi’nin () irtihalinin hemen ardından masum liderliğin yokluğu, zorunlu olarak risaletin yitirilmesi ve tahrif edilmesi demektir; çünkü Kur’anî nass () çok anlamlıdır, beşerî içtihatlar menfaatlere, şehvetlere ve kabîlevî ile siyasî temayüllere tâbidir; nitekim bunu, sapmanın hasadı ve ümmetin iktidar ile inanç etrafındaki iç çatışması araştırmalarında vakıa olarak ispatladık.

Bu yüzden tekâmülî gayenin devamı, nübüvvetin bir uzantısı olarak, dini tahriften koruyan, onu tefsir eden ve tatbik eden bir imametin varlığını gerektirir. Sinhiyet (denklik) kanununa ve akîdevî ölçütlere göre, bu liderliğin başkalarında değil, nübüvvet Ehl-i Beyt’inde () bulunması taayyün eder; çünkü onlar vahyi en iyi bilenler, Sünnet’i en âlim olanlar, davranışça en temiz olanlardır ve hiçbir puta secde etmemişlerdir; böylece onlar asıl Muhammedî İslam’ın meşru, gerçek ve saf uzantısı oldular.


3. Her Çağda Masum İmam’ın Varlığının Vücûbuna Dair Delil ve Burhanlar

Önden geçenler temelinde, hiçbir zaman Allah’ın halkı üzerine masum bir hüccetten hâlî kalamaz. Bu zorunluluk, birbiriyle tutarlı birçok akli ve nakli burhanla desteklenebilir.

Sürekli İlahi Lütuf Burhanı

Bu burhan şunu ortaya koyar: Allah Teâlâ, kullarına lütfunun takdirlerinden olarak, onları itaate yaklaştırır ve mâsiyetten uzaklaştırır. Masum İmam’ın vazifesi yalnızca hükümlerin tebliğiyle sınırlı değildir; bilakis dini korumak, adaleti tatbik etmek ve ümmeti ruhî ve tekvînî olarak yönlendirmektir. İlahi lütuf vâcip, sürekli ve kesintisiz olduğuna göre, her çağda hüccetin hayatta bulunması bu lütfun masadakıdır.

Yaratılışın Gayesi ve Feyzin Vasıtası Burhanı

Âlem ancak tekâmülî bir gaye üzerine kaimdir. İslam felsefesinde ve irfanında, İnsan-ı Kâmil () yaratılışın illet-i gaiyesidir ve Allah’ın feyzinin ile rahmetinin bu âleme akışının tekvînî vasıtasıdır. Âlem bu en kâmil ve masum örnekten hâlî kalsaydı, kâinatın devamının gayesi ortadan kalkardı.

Bu manayı ifade sadedinde eserde şöyle gelmiştir:

Yeryüzü imamsız kalsaydı, sakinlerini içine çekerdi (batardı).

Kur’anî Burhan: Çağın Şahidi

Yüce Kur’an’ın sarih ifadesi, hüccetin her zamanda bütün insanlara mülâzemetini tekid eder; Allah Teâlâ şöyle buyurur:

O gün bütün insanları önderleriyle (imamlarıyla) birlikte çağıracağız. (İsrâ: 71)

Ve Sübhânehû şöyle buyurur:

Sen ancak bir uyarıcısın ve her toplum için bir yol gösterici (hâdî) vardır. (Ra’d: 7)

Uyarıcı (münzir) Peygamber’dir (); hâdî ise her kavimde ve her çağda kıyametin kopuşuna dek süren masum İmam’dır.


4. En Büyük Muamma: Masum Hüccet Bugün Nerede?

Bu merhaleye kadar zeki araştırmacı, İmam’ın ve masum liderliğin varlığının aklen vücûbunu kabul edebilir; fakat yaşanan vakıayla çarpışarak en önemli ve en ağır soruyu sorar: Eğer masum İmam’ın varlığı, dini korumak ve insanları hidayet etmek için kesin bir zorunluluksa, Ehl-i Beyt’ten () bu masum İmam çağımızda nerede?

Bu soruya cevap duygulardan hareket etmez; bilakis titiz ilmî ve tarihî merhaleler üzerine kurulu, yöntemli bir istidlal gerektirir ve yalnızca Allah’a ve Resûlü’ne () iman edene yöneliktir; zira İmam Mehdi () hakkında lâdinî ya da maddeci biriyle tartışmak vaktinden öncedir ve delillerin rütbe tertibinin dışındadır.

Birinci Merhale: Resûl’den (s.a.v.) Bir Tayin ve Nass Var mı?

Yöntemdeki ilk adım, İslam’ın tesis edici metinlerinde araştırmadır. Muhakkikler nezdinde mukarrer netice ise “evet”tir; Allah’ın Resûlü () mütevatir mevkilerde İmamların ve sonuncularının kimlikleri üzerine nass koymuştur.

Müslümanlar bütün mezhep ve fırkalarıyla, Nebi’nin () âhir zamanda itretinden âlemî bir muslihin zuhûrunu müjdelediği hususunda icmâ etmiş ve bu konuda yüzlerce sahih delil ve rivayet sıralamışlardır. Hulefâ mektebinin kaynaklarından, Sahîh ve Sünen sahipleri nasslar tahric etmiştir; bunlardan biri onun () şu sözüdür:

Dünyadan bir gün bile kalsa, Allah benim Ehl-i Beyt’imden, adı benim adıma uyan bir adamı gönderecek; yeryüzü zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi onu adalet ve hakkaniyetle dolduracaktır.

Ümmü Seleme’nin (m.ö. 28–62 h. / 596–681 m.) hadisinde ise şöyle gelmiştir:

Mehdi benim itretimdendir, Fatıma’nın evlâdındandır.

Ehl-i Beyt () mektebinin kaynaklarından ise, Nebi’den () ve İmamlardan () gelen mütevatir haberler onun tafsilî kimliğini belirlemekte taşar; o, on ikinci İmam, gözlerden gizli ve vaad edilen gün için mezhûr olan Hüccet bin Hasan el-Askerî’dir ().

İkinci Merhale: Fiilî Varlık Meselesine Giriş

Mehdi’nin varlığının zorunluluğu, önden geçen kesin nebevî ve akli delille sabit olduğuna göre, merkezî soru belirir: Bu İmam şimdi, bizim çağımızda nerede? Burada Müslümanlar bu varlığı teşhiste iki temel görüşe ayrıldı:

  • Ehl-i Beyt (a.s.) Mektebinin Görüşü: Şiîler, İmam Mehdi’nin () hicrî 255 / mîlâdî 869 yılında Sâmerrâ’da fiilen doğduğu, İmam Hasan el-Askerî’nin () oğlu olduğu, Allah’ın onun şerefli ömrünü uzattığı, onun fiilî imamet sıfatını taşıyan diri varlığıyla insanlar arasında yaşadığı, fakat kapsamlı kıyamının şartları oluşana dek gaybette unvan ve kimlik itibarıyla mahcup olduğu görüşündedir.
  • Hulefâ Mektebinin Görüşü: Sünnî âlimlerin cumhuru, vaad edilen Mehdi’nin âhir zamanda, kıyametin kopuşundan az önce doğacağını, henüz doğmadığını, ancak doğduğunda o büyük ıslah görevini üstleneceğini savunur.

5. Araçların Sınırları ve Bilgi Kuramı: Saf Akıl Neden Uzun Ömür Konusunda Hüküm Verme Hakkına Sahip Değildir?

Şiî görüşü muhakeme etmeden ve ömür ile gaybet şüphelerini çözmeden önce, kimilerinin bir insanın on iki asırdan fazla yaşamasını mantıksal ve akli bir mesele hâline getirmeye çalıştığında ortaya çıkan bilgi karışıklığını önleyecek kesin bir sınır koymak gerekir.

Burhanî Akıl ve Sınırları

Bilgi kuramında akıl, iki zıddın bir arada bulunmasının imkânsızlığı gibi küllîleri ve zorunlu kaideleri idrak aracıdır. Akıl burada, insanın ömrünün kısalığına ya da uzunluğuna hükmetmesini sağlayacak hiçbir zatî mantıksal araca sahip değildir; zira ömür, vakıaya, tarihe ve tekvînî kudrete tâbi bir maddedir, mücerret mantıksal bir kaziye değildir.

Akli İmkânsızlık Vehmi

Ömrün uzatılmasını aklen imkânsız diye nitelemek, ıstılahî bir cehalettir; zira buradaki imkânsızlık, âdî ve tecrübî bir imkânsızlıktır, yani insanların günlük hayatlarında alışık olmadıkları şeydir; nazarî akli bir imkânsızlık değildir. Akıl, tekvînî sıyanet (koruma) sebepleri hazır olduğunda bir insanın binlerce yıl yaşamasında hiçbir mantıksal engel görmez.

Bu yüzden meseleyi bir mantık muharebesine dönüştürmek doğru değildir; çünkü mesele, ihtisas itibarıyla doğrudan akli hüküm dairesinin dışındadır.


6. İstidlali Yalnızca Kur’an’a Hasretmenin Tutarsızlığı

Naklin sahasına girdiğimizde, delilleri yalnızca yüce Kur’an’a hasretmeye çalışan ve şerefli Sünnet’ten koparılmış olarak İmam Mehdi’yi () ismiyle nass eden açık bir âyet talep eden bir zümre buluruz. Bu ortaya koyuş, İslamî bilgi yapısının bir nakzıdır.

Kur’an Tesis Eder, Hadis Tafsil Eder

Yüce Kur’an, küllî kaideler ve genel hatlarla her şeyin beyanı olarak nâzil oldu; imamet mefhumunu tesis edip onu zalimlere erişmeyen sürekli ilahi bir ahid kıldı ve istihlâfın zorunluluğunu tesis etti. Allah Sübhânehû, Peygamber’in () vazifesini, Kur’an’ın mücmelinin beyanı ve tafsili kıldı; Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Sana da bu zikri (Kur’an’ı) indirdik ki, insanlara kendilerine indirileni açıklayasın. (Nahl: 44)

Kur’an namazı mücmel olarak koyup hadis onun rekât sayısını ve vakitlerini tafsil ettiği gibi, Kur’an da imameti ve dinin zaferinin zorunluluğunu tesis etmiş; şerefli nebevî rivayet ise İmamların kimliğini tafsil etmek ve sonuncularını isim, sıfat ve gaybetle teşhis etmek için gelmiştir. Öyleyse yalnızca Kur’an’a dayanılamaz; şerefli rivayet, Kitab’a vücûdî bir mülâzemetle ayrılmayan naklin bir şatrıdır.


7. Kur’anî Tavsiye Edici İşaretler: Kutsal Metinde Uzun Ömür Sünneti

Allah Sübhânehû ve Teâlâ, Kur’an’da uzun ömür meselesini rastgele bırakmadı; bilakis mü’minler için bilgi ve akîde açısından bir tavsiye olsun ve İmam Mehdi’nin () bu asırlar boyunca O’nun koruması ve himayesiyle hayatta kalışını büyük görüp uzak saymasınlar diye, vahiyle belgelenmiş şahitler ve tarihî kıssalar serdetti.

Nûh Peygamber’in (a.s.) Ömrü

Sarih ve kesin Kur’anî nass, tebliğ bağlamında beşer için alışılmış ömür halkasını kırar:

Andolsun, biz Nûh’u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik. O da dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. (Ankebût: 14)

Bu, ilahi bir hikmet için beşerî ömrün uzun asırlar boyunca uzayabileceğine dair kesin bir nasstır.

Îsâ Peygamber’in (a.s.) Korunması

Müslümanların geneli, Kur’an’ın nassıyla, Îsâ Peygamber’in () ölmediğine ve öldürülmediğine, bilakis yükseltildiğine ve ilahi gaybda diri olarak rızıklandığına iman eder:

Fakat Allah onu kendi katına yükseltmiştir. Allah üstündür, hikmet sahibidir. (Nisâ: 158)

Ashâb-ı Kehf Kıssası

Allah, uyurlarken, yiyeceksiz ve içeceksiz asırlar boyunca zamanın ve bedenlerinin biyolojik çözülmesinin âdetlerini tatil etti:

Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar, dokuz yıl da eklediler. (Kehf: 25)

Yüz Yıl Ölü Bırakılan Peygamber Kıssası

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Bunun üzerine Allah onu öldürüp yüz yıl ölü bıraktı, sonra diriltti… Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış. (Bakara: 259)

Bu da zamanın, mutlak ilahi kudrete tâbi bir mahlûk olduğunu beyan eder.

Bu Kur’anî işaretler, Kitab’a iman eden için, hüccetin korunması için uzun ömrün cârî ve tarihî bir ilahi sünnet olduğunu, peygamberlerin ve sâlihlerin korunması için tekrarlandığını ve en büyük kevnî vaadi gerçekleştirmek gayesiyle vasîlerin sonuncusunda () cereyan ettiğini ispatlar.


8. Gaybet Muammasının ve Erken Müdahale Etmemenin Çözümü

İlahi gaybet, çok boyutta bütünleşen hakîmâne bir mesîre üzere hareket eder.

Zulmün Mertebeleri ve Hüccetin Kemali

Dakik nebevî ibare şöyle der:

Zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi.

Zulmün mertebeleri vardır; ilahi hikmet, gaybın kesin biçimde müdahale etmemesini, ancak beşeriyet mahâzının doruğuna ulaştığında, bütün beşerî ideolojiler tezlerini tükettiğinde ve adaleti gerçekleştirmedeki tam acizliklerini ispatladığında müdahale etmesini gerektirir. İşte o zaman insanlığın rabbanî alternatifi kabule dair fikrî kabiliyeti kemale erer.

Sapma Halkasından Sonra Psikolojik Hazırlık

Gaybet, Nebi’nin () vefatından sonra ümmete isabet eden tesis edici sapmanın doğrudan neticesidir; ümmet meşru yöneticilerini dışladı ve onları zulme mâruz bıraktı. İmam Mehdi () yeryüzünün çehresini değiştirmeye yönelik kevnî bir projenin sahibi olduğu için, zuhûru ümmetin ve beşeriyetin hazırlanmasına ve bilinçli bir kaidenin oluşmasına bağlıdır. Ümmet, alternatif seçeneklerin kısırlığını idrak edip asıl Muhammedî İslam’a dönüşü ikrar ettiğinde, Allah’ın zuhûra izin vermesi için gerçek zemin kemale erer.

Taabbüdî Boyut ve Aklın Gaybî Nassa Teslimiyeti

Bütün bu akılcı çabaların ardında bir bilgi aslı kalır; o da şudur: Zamanlamanın ayrıntıları ve gaybetin sırları, sâdık vahiy () yoluyla telakki ettiğimiz tevkîfî ve taabbüdî hususlardır; Allah Teâlâ’nın şu sözü gereğince:

Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasakladıysa ondan sakının. (Haşr: 7)

Allah Sübhânehû, tekvînî hikmetinin ayrıntılarını açıkladığı bir hesap cetvelini beşere sunmaya mecbur değildir.


9. Fayda Muamması: Gaybet Çağında İmam’ın Rolü Nedir?

Mahcup bir İmam’dan faydanın ne olduğu şüphesini çözmek için âlimler, İmam Mehdi’nin () rolünü, onun bulutların örttüğü güneşe benzetildiği meşhur nebevî teşbihe dayanarak, tekvînî ve rivaî boyutlara ayırır.

Tekvînî Rol: Feyzin Vasıtası ve Kevnî Emniyet

Masum İmam’ın varlığı, Allah’ın feyzinin ve rahmetinin bu âleme akmasının ve onun bekasının tekvînî kanalıdır. Bu manayı ifade sadedinde eserde şöyle gelmiştir:

Bizim aracılığımızla Allah, göğü —O’nun izni olmaksızın— yerin üzerine düşmekten tutar.

Ruhî ve Bilgisel Rol: Gizli Tesdîd

İmam, mü’minlerin kalplerine sirayet eden bâtınî bir hidayet icra eder; ümmetin genel çizgisini korumak ve şeriatı tam bir yok oluştan muhafaza etmek için gizli biçimde müdahale eder. Şeyh Müfîd’e (336–413 h. / 948–1022 m.) yazdığı mektupta şöyle gelmiştir:

Biz sizi gözetmeyi ihmal etmiş ve sizi anmayı unutmuş değiliz; eğer bu olmasaydı, üzerinize sıkıntı iner ve düşmanlar sizi kökten söküp atardı.

Psikolojik ve İçtimaî Rol: Ümidin Mihveriliği

Diri liderin varlığına iman, toplumun ümitsizlik ve yılgınlık tuzağına düşmesini engeller; bekleyişi (intizarı) müspet bir harekete ve ümmetin rüşd yaşına ulaşması ile adalet devletine fiilî hazırlığa dönüştürür.


10. Sünnî Görüşün Muhakemesi: Geleceğe Ait Muslih Varsayımındaki Yapısal Kusur

Sünnî okuyuş yöntemli muhakemeye tâbi tutulduğunda, onun gerçek dışılığını ve nübüvvet ile imametin tesis edici kaideleriyle tenakuzunu gösteren yapısal meseleler belirir.

Öz Farkındalık ve İspat Muamması

Sünnî görüş, sıradan bir adamın kırk yaşına ulaştığını, Allah’ın onu bir gecede ıslah edip Mehdi olduğunu bilmesini sağladığını varsayar. Peki kendini nasıl tanıyacak? Vahiyle denilirse, vahiy Nebi’nin () ölümüyle kesildi. Rüyalar ve keşiflerle denilirse, bunlar dünyanın liderliği seviyesinde bir teklifin üzerine bina edilemeyeceği zannî delillerdir.

Bunu ümmete ispat muamması da belirir: Ümmet, onunla aynı adı taşıyan ya da aynı makamı iddia eden binlerce yalancı müddei arasından onu nasıl ayırt edecek?

İlmî ve Bilgisel Merciiyet Muamması

İmam Mehdi () sıradan bir siyasî yönetici değildir; bilakis Müslümanların asırlarca üzerine çarpıştığı akîdeleri fasleden bir muslihtir. Bu mutlak ilmi, hata ve zelle olmaksızın nereden öğrenecek? Bu görüşe göre o, bu ilmi tahir İmamlardan () kabir kabir (nesilden nesle) tevarüs etmedi ve kesildiği için vahiyle de almadı.

Tefvîz ile İsmet Arasındaki Yapısal Tenakuz

Sünnî okuyuş kendini iki seçenek karşısında bulur: Ya Allah’ın onu, hatadan koruyan ledünnî bir ilimle ve gaybî bir tesdîdle destekleyeceğini ikrar eder; böylece ona ismeti ve fevkî makamları tanıyıp Şiî görüşe yaklaşır; ya da onun hata edip isabet eden, içtihat yapan sıradan bir insan olduğunda ısrar eder; işte burada akli burhan düşer; zira masum olmayan, kusurlu beşerî araçlara dayanan bir şahıs, tarihî sapmayı nasıl sonlandırıp beşeriyet için mutlak ve baki adaleti nasıl gerçekleştirebilir?

Bu, lütuf burhanının ve ilahi hikmetin apaçık bir ihlâlidir.


11. Uyumlu Bilgi Köprüsünün Birliği: Nakil, Dinin ve Tarihin Anlaşılmasının Temelidir

Mesele bir tâifeyi diğerinin dışında ilgilendirmez; bilakis on dört asır geçtikten sonra bu çağdaki bütün İslamî ve tarihî manzume, bize aynı bilgi köprüsü aracılığıyla ulaştı: Akılla bütünleşen sâdık nakil ve muttasıl tevatür.

Müslümanların hepsi, Nebi’nin () ve itretinin () tarihî varlığına, adlarının ve sîretlerinin ayrıntılarına doğrudan hissî bir görüşle değil; bilakis onlara asır asır kesin tevatür ve muttasıl nasslarla nakledildiği için iman etmiştir.

Doğru ilmî yöntemi tatbik ettiğimizde, birbirini tamamlayan iki merhale buluruz:

  • Hakikatin Nakille Telakkisi: Haberlerin tevatürle geldiği nass ve me’sûr haberi alırız.
  • Naklin Akılla Tahkimi: Nass ulaştıktan sonra aklın rolü gelir, onu muhakeme edip fahseder; bu menkulün tevhidin, ilahi adaletin ve hikmetin küllîleriyle uyumlu olup olmadığına bakar.

Dinin aslını, Kur’an’ı ve Nebi’nin () sîretini nakil ve tevatürle kabul edip, sonra İmam Mehdi () meselesini nakledilmiş olduğu ve şu an hissen görmediğimiz gerekçesiyle reddeden müsteşkil, bariz bir yöntemsel tenakuza düşer; çünkü kendisine şeriatın aslını ulaştıran ve kabul ettiği bilgi aracı, bize onun vasîlerinin sonuncusunu ve gaybî hüccetini () ulaştıran aracın aynısıdır.

Buradaki sâdık nakle taabbüd, aklın bir ilgası değildir; bilakis bizi masum vahyin kapısına götüren ve onu tasdik etmemizi, nasslarına bağlanmamızı emreden aklın emrine tam bir imtisaldir.


Nihaî Sonuç

Tarihin ve akîdevî coğrafyanın dikkatli bir okunuşu parlak bir hakikati ortaya koyar: İslam dünyasının mevcut haritası, bir yöntemin diğerine karşı haklılığının delili değildir; bilakis ümmetin Sakîfe’de saptığı andan itibaren, silah gücüyle ve siyasî destekle tarih boyunca dayatılan iktidar mezhebinin aynasıdır; ümmet meşru yöneticilerini dışladı ve onları nesilden nesle öldürmeye ve zulme mâruz bıraktı.

Baki hücceti bu kanlı silsileden ve akîdevî tahriften korumak, vasîlerin sonuncusunu kaçınılmaz tasfiyeden muhafaza etmek için ilahi hikmet ve rabbanî lütuf, İmam Muhammed bin Hasan el-Mehdî’nin () gaybetini gerektirdi; ta ki beşeriyet ve onun mü’min çekirdeği, bütün sapkın beşerî nizamların acizliği ve başarısızlığından sonra fikrî rüşd, akîdevî olgunluk ve sorumluluğu yüklenme merhalesine ulaşana dek gaybda korunsun.

İmam Mehdi’ye () ve gaybetine iman, akıldan bir çıkış değildir; bilakis burhanî akıl ile sâdık mütevatir nakil arasındaki uyumun zirvesidir; zira o, çıkıp uzun tarihî sapmayı düzeltecek, iktidar dininin nişanelerini yıkacak ve ümmeti asıl Muhammedî İslam’ın pınarına döndürecek olan vaad edilmiş ilahi hazinedir; böylece Mustafâ’nın () irtihalinin ilk gününden beri zulüm, haksızlık ve sapmayla dolan yeryüzünü adalet ve hakkaniyetle dolduracaktır.

İmam Mehdi'ye (a.f.) iman, akıldan bir çıkış değildir; bilakis burhanî akıl ile sâdık mütevatir nakil arasındaki uyumun zirvesidir.