Mənşə
Allah Fikri: Sanatkârın İzi və Varlığın Zorunluluğu
Aklın mutlak Allah'yı təsəvvür edebilmesi geçici bir kuruntu deyildir; çünki ağıl fikirlerini yoktan yaratmaz, əksinə kendisine nakşedilmiş və kaynağına delalet eden varlıqsal bir izi keşfeder.
Giriş: Bir Fabrika Deyil, Bir Ayna Olarak Ağıl
İnsan aklı, uzun asırlar boyunca sınırsız bir özgürlük sahası olarak, sonu gelmez aləmler və hayaller yaratmaya kadir bir güç olarak görüldü. Ne var ki fəlsəfi tetkik və yapısal bilimsel tahlil, bambaşka bir hakikate götürür bizi: İnsan aklı, fikirlerin ham maddelerini yoktan üreten bir fabrika deyil, bu kainatta zaten emanet edilmiş və fiilen mevcut olanı yeniden düzenleyen, biçimlendiren və bir araya getiren son derece gelişmiş bir “ayna”dır.
Bilimsel nazariyelerin üretim mekanizmasını və teknik ixtiraların şekillenişini takip edersek, katı bir bilgi yasasına ulaşırız: Ağıl yeni kaideler ixtira etmez, mevcut olanı keşfedip uygular. Bu fizikî və felsefî yasayı, insan vicdanını tarih boyunca meşgul eden en büyük və en derin fikre, yani “mutlak Allah (TanrıTanrı — tələffüz ‘al-LAH’ — الله Allah Tanrı deməkdir; başqa bir tanrının adı deyil. Müsəlmanlar vahid Tanrı üçün bu ərəb sözünü işlədir; ərəbdilli xristianlar və yəhudilər də Tanrı haqqında danışanda Allah deyir.)” fikrine tatbik ettiğimizde, sadeliği və tutarlılığı içinde hem zorunlu hem de sarsıcı bir neticeye varırız: İnananıyla inkarcısıyla insan aklının Allah’yı təsəvvür edebilmesinin kendisi, O’nun varlığının zorunluluğuna dair en büyük və en göz kamaştırıcı dəlildir.
1. Varlıqsal Tefelsüf Kavramı və Ex Nihilo Istılahı
İnsan aklının mutlak ixtiratan âciz olduğunu kavramak için, tarih boyunca en katı felsefî və ilahiyatçı ıstılahlardan birini, yani harfî anlamıyla “sırf yoxluqtan” veya “hiçten” demek olan Latince Ex Nihilo terimini önce anlamamız gerekir.
Metafizik fəlsəfəde yaratma veya var etmə iki türe ayrılır:
- Yoktan yaratma (Creatio ex nihilo): Kendisinden önce mutlak surette hiçbir şeyin bulunmadığı bir şeyi var etməktir; yani maddenin, zamanın və məkanın yokluğu, ardından mutlak bir güçle varlığın birdenbire zuhûr etmesidir. Bu fiil, varlıqsal inanç və fəlsəfəlerde salt ilahî bir iştir; burada varlıq yokluğun üzerine feyz ederek onu bir kevne dönüştürür.
- Yapma və biçimlendirme (Creatio ex materia): Önceden mevcut bir ham maddeye dayanarak yeni bir şey var etməktir və bu, insanın yapabileceği azamî şeydir.
İnsan aklının Ex Nihilo bir şey ixtira etmesinin imkânsız olduğunu söylediğimizde kastımız, insanın “ibdâî var etmə ayrıcalığına” sahip olmadığıdır. Ağıl gerçeklikle sınırlıdır; düşünmeye başlamak üçün daima bir ilk taşa, ya da bir duyusal işarete, ya da mevcut bir kevnî yasaya ihtiyaç duyar. Ona hayat verecek bir dış varlıq payı veya kökü olmadıkça, ağıl bir fikri varlığa fırlatamaz.
2. Aklın Teşrihi: Nazariye və İxtiraların Doğuş Mekanizması
Ex Nihilo, yani yoktan yaratma icadının imkânsızlığı, en açık suretiyle insanlığın en yüksek ürünlerine, yani bilim və teknolojiye baktığımızda tecelli eder.
1. Bilimsel Nazariyeler: Örtülü Olanın Perdesini Kaldırmak
Bir âlim tarihin akışını değiştiren büyük bir nazariye ortaya koyduğunda, yaptığı şeyin dakik ifadesi “keşif”tir, “icat” deyil. Isaac Newton (1642–1727 m.) yerçekimini yaratmadı; Albert Einstein (1879–1955 m.) uzay-zaman dokusunu ixtira etmedi; kuantum mekaniğini de Max Planck’ın (1858–1947 m.) aklı yoktan üretmedi.
Nazariye daima müşahede edilen gerçeklikteki bir “anomali”nin ya da bir boşluğun gözlenmesiyle başlar, ardından aklî və riyazî bir soyutlama gelir. Bu soyutlama yoktan yeni bir nizam yaratmak deyil, Büyük Patlama’dan bu yana kainatta zaten mevcut olan hendesî və fizikî nizamın şifresini çözme teşebbüsüdür. Ağıl burada gizli kevnî yasaları alır və onları beşerî bir dile və denklemlere tercüme eder.
2. Teknik İxtiralar: Melezleme və Biyolojik Taklit
İnsanlığın en devrimci və en büyüleyici ixtiraları bile, duyusal girdilerin və mevcut maddelerin gelişmiş bir “geri dönüşüm” işleminden ibarettir. İnsan aklı burada bir “melezleyici” ya da tərkib yapıcı rolünü oynar; önceden mevcut iki alet veya iki fikri birleştirerek yeni bir işlev üretir, ama onların zatî maddelerini yaratmaz.
Örneğin “uçak” gibi bir ixtira, kainatın yasalarının dışına bir sıçrayış ya da hiçten bir yaratma deyildi; alüminyum və demir gibi yerden çıkarılan madenlerin birleştirilmesi, Arşimet’in (yaklaşık M.Ö. 287–212) (Archimedes) kaldırma yasası gibi zaten mevcut fizikî yasaların doğrudan uygulanması və kuşların kanat hendesesi ilə havayı yarma tarzının harfî bir biyolojik taklidiydi.
Aynı şey “tekerlekli seyahat çantası” üçün de geçerlidir; ağıl ne tekerleği ixtira etti ne de çantayı, sadece beşerî bir problemi çözmek üçün ikisi arasındaki ilişkiyi yeniden düzenledi. “Radar” bile, yarasaları ultrasonik dalgalarla yönlendiren biyolojik sistemin teknik bir taklididir; “yapay zekâ” da özünde, insan beynindeki sinir hücrelerinin birbirine bağlanma tarzının hendesî bir yeniden üretimidir.
İnsan mucit tıpkı bir “heykeltıraş” gibidir; heykeltıraş mermeri yaratmaz, keskisinin taşı kesmesine izin veren fizikî yasaları da ixtira etmez. O yalnızca, kayanın içinde gizli duran şekli açığa çıkarmak üçün fazla parçaları kaldıracak “basirete” sahiptir. Deməli ağıl çözer və birleştirir, lakin dışta hiçbir kökü olmayan bir “ham madde” ya da bir “mahiyet” ixtira etmekten tamamen âcizdir.
3. Tarih Boyunca Felsefî Görüş: Yokluğu Tahayyülün İmkânsızlığı
İcadın bu tatbikî mekanizması, tarih boyunca büyük filosofların zihinlerinden uzak kalmamıştır; bilakis, zihinde olan her şeyin varlıqtan alındığını teyit ederek, Yunan’dan modern çağa kadar bilgi ekollerinin dayanağını təşkil etmiştir.
1. Yunan Fəlsəfəsi: Parmenides’ten Aristoteles’e
Parmenides (yaklaşık M.Ö. 515–450) (Parmenides): Katı kaidesiyle temel taşını koydu: “Varlık vardır, yoxluq yoktur.” Aklın lakin varlığı düşünebileceğini savundu; çünki yokluğun hakikati yoktur və aklın hiçten bir suret ya da fikir alması imkânsızdır.
- Deliller və Yorum: Parmenides “bilgi çelişkisinin imkânsızlığı” üzerine kurulu aklî bir burhan getirdi; mefadı şudur: Aklın tedebbür ettiği her fikir mutlaka bir mevzua ulaşır və o mevzuun düşünülebilmesi üçün mutlaka “var olması” gerekir. Əgər ağıl “mutlak yokluğu” düşünmeye çalışırsa, ya onu bir mevzua dönüştürür (böylece ona zihinde bir tür varlıq və şeylik verir) ya da onu tam olarak ihata etmekten âciz kalır. Buradaki yorum şudur: Sırf yokluğun zatiyeti və hâssaları olmaz, zatı olmayan da bir suret feyz etmez; dolayısıyla insan şüuru bütünüyle varlıqla meşguldür və zihinde beliren her fikir, kendisinden önce gelen hakikî bir varlığın izidir və yokluğun boşluğundan neşet etmesi imkânsızdır.
Eflatun (yaklaşık M.Ö. 427–347) (Plato): Ədalət, güzellik və ideal gibi küllî fikir və kavramların insan aklınca Ex Nihilo ixtira edilmediğini, əksinə bir “hatırlama” (Anamnesis) olduğunu ileri sürdü; ruh bu hakikatlere, maddî aləme inişinden önce “idealar aləminde” şahit olmuştu və buradaki öğrenme, önceden mevcut olanın geri çağrılmasıdır.
- Deliller və Yorum: Eflatun “mutlak küllî kavramlar burhanı” ilə istidlal etti; biz maddî aləmimizde lakin güzel və değişken şeyler görürüz (güzel bir gül, güzel bir tablo), lakin zihnimizde “güzelliğin kendisi” için, gülün değişip solmasıyla değişmeyen sabit və mutlak bir kavram taşırız. Bu kâmil kavram değişken və nâkıs madde aləminde bulunmadığına göre, ağıl onu nâkıs maddî girdilerden ixtira edip tərkib etmekten âcizdir. Eflatuncu yoruma göre bu kavramlar “müstakil, mevzuî varlıqsal hakikatler”dir; ruh, onları əzəli idealar aləminde müşahede ettiğinde suretlerini kendisine nakşetmiştir və dünyadaki düşünme ilə akletme işlemi, ruhî hafızanın üzerindeki madde tozunu kazıyarak içindeki asıl varlığı geri kazanmaktan başka bir şey deyildir.
Aristoteles (M.Ö. 384–322) (Aristotle): Meşhur bilgi kaidesiyle dış varlığa tam bağımlılık ilkesini pekiştirdi: “Önce histe bulunmayan hiçbir şey ağılda bulunmaz.” Ona göre ağıl boş bir sayfa olarak doğar; istisnasız bütün fikirler, dış varlığın yaydığı və duyuların aldığı hakikî suret və masadıkların bir yansıması, soyutlaması və tecridîdir.
- Deliller və Yorum: Aristoteles, insan aklının kendiliğinden herhangi bir fikir “ham maddesi” üretmekten yapısal olarak kısır olduğunu və sırf yoxluqtan hiçbir şeyi təsəvvür edemeyeceğini felsefî olarak isbatlamak üçün “hissî imtidad və bilgi soyutlaması burhanı”na dayandı; dəlili şudur: Beş duyudan birini yitiren kimse (mesela doğuştan âmâ), o duyuya bağlı kavramı (renkler gibi) ixtira etmekten ya da təsəvvür etmekten tamamen âciz kalır. Allah’yı isbatta özellikle Aristoteles’e katî bir dayanak olarak başvurulur; çünki ağıl “bilgiyi yoktan var etmə” ayrıcalığına sahip olmadığına və “mutlak kâmil, gayrı maddî və əzəli” kavramının, diğer efsaneler gibi tərkib edilecek maddî benzerleri ya da parçalı maddî cüzleri nâkıs madde aləminde bulunmadığına göre, bu kavramın insan zihninde bulunması və üzerinde sürekli tartışılması, onu feyz eden mevzuî bir dış hakikatin varlığını zorunlu kılar. Bu hissî girişten hərəkətle Aristoteles meşhur ilahiyat burhanı “hareket etmeyen İlk Hərəkət verən”i formüle etmiştir; ona göre duyular kainattaki “hareket və değişim” vakıasını rasd ettiğinde, bu akla zorunlu olarak “sabit və əzəli İlk Səbəb” kavramını soyutlatır. Böylece Aristoteles, zihindeki Allah fikrinin boşluktan fışkıran bir kuruntu deyil, dış varlığın yaydığı hakikî verilerin zorunlu neticesi olduğunu və aklın bunları soyutlayarak sanatkârına delalet ettirdiğini isbatlar.
2. Modern Batı Fəlsəfəsi: Tecrübenin Katılığı
René Descartes (1596–1650 m.) (René Descartes): Modern ağılcı fəlsəfənin öncüsü olarak, insan aklının içindeki fıtrî və kamalî fikirlerin menşeini və dış müessirle ilişkisini araştırdı.
- Deliller və Yorum: Descartes “kâmil varlıq burhanı”nı (varlıksal iz) ortaya koydu; nefsinde və aklında sonsuz, kâmil, her şeye kadir və her şeyi bilen bir varlığa (Allah’ya) dair açık və seçik bir fikir bulduğunu savundu. O sınırlı və nâkıs bir varlıq olduğuna və aklî sebeplilik yasası “illetin, malûle eşit ya da ondan üstün bir kamal içermesi gerektiğini” hükme bağladığına göre, sınırlı və nâkıs aklının “sonsuzluk və kamal” fikrinin sanatkârı və səbəbi olması imkânsızdır. Descartesçı yorum katî olarak şunu söyler: Mutlak kamal fikrini ağıl yoktan ixtira etmedi, onu nâkıs madde tecrübelerinden de soyutlamadı; əksinə o, kâmil sanatkârın yaratılış anında insan aklının yapısına nakşettiği “ilkel bir fıtrî fikir”dir; maddenin kayıtlarına rağmen, sanatkârın sanatı üzerine bıraktığı iz gibi O’na delalet eder.
John Locke (1632–1704 m.) (John Locke): Fikirleri sadə və mürekkep diye ayırma hususunda tecrübeci ekol filosoflarıyla hemfikir oldu və aklı, ilk intibalarını doğrudan dış tecrübeden alan boş bir sayfa olarak kabul etti.
- Deliller və Yorum: Locke dəlilini “mürekkep fikirleri çözümleme burhanı” ilə formüle etti; insan aklının, hiç tecrübe etmediği yeni bir sayfa ya da hissî bir niteliği (mesela hiç tatmadığı eşsiz bir tadı ya da hiç koklamadığı bir kokuyu) asla təsəvvür edemeyeceğini isbatladı. Ona göre yorum iki merhaleye ayrılır: dış duyum və iç təfəkkür. Ağıl “basit fikirleri” (sertlik, renk, sıcaklık gibi) dışarıdan edilgen bir şekilde alır, onları reddetme ya da ixtira etme kudreti olmaksızın; şüurun bundan sonra sahip olduğu azamî şey, bu sadə birimleri yeniden birleştirip tekrarlayarak “mürekkep fikirler” üretmektir. Əgər ilk maddeler varlıqsal gerçeklikten yoksun olsa, ağıl tamamen felce uğrar və herhangi bir fikir kurmaktan âciz kalır.
David Hume (1711–1776 m.) (David Hume): Hayalin en gemsiz mertebelerinin bile hissî intibaların kopyalarından ibaret olduğunu vurguladı; əgər bir rengi görmemiş ya da bir maddeyi müşahede etmemişsen, muhayyilenin onu sırf yoxluqtan yaratması imkânsızdır.
- Deliller və Yorum: Hume “intibaları takip burhanı”nı ortaya koydu; meşhur felsefî bir meydan okumayla herhangi bir insandan, alışılmışın və gerçeğin en dışına çıkan fikirlerini tahlil etmesini ister; o kimse bunların nihayetinde tabiattan hafızanın devşirdiği hissî parçalara (altın dağı üretmek üçün altın və dağ gibi) döndüğünü görür. Ona göre bunun yorumu, “doğrudan hissî intiba” ile, o dış intibanın soluk və daha az canlı bir kopyasından ibaret olan “zihnî fikir” arasındaki katı ayrıma dayanır; insanın muhayyilesi, varlıqta gördüğü, işittiği və dokunduğu şeyin duvarları içine tamamen hapsolmuştur və onun soyutlaması, üzerine yansıyan varlıqsal gölgelerle bir oynamadan ibarettir.
Immanuel Kant (1724–1804 m.) (Immanuel Kant): Aklın, zaman, məkan və sebeplilik gibi şüurun yapısına programlanmış apriori kategorilerle sınırlı olduğunu; insanın, yaratılış nizamınca kendisine dayatılan bu kevnî yasaların çerçevesi dışında ne tahayyül ne de təfəkkür edebileceğini vurguladı.
- Deliller və Yorum: Kant “idrakin zorunlu şartları burhanı” ilə istidlal etti; insan aklının “zaman” ya da “mekân” dışında kalan bir şeyi tahayyül etmesinin, ya da “sebeplilik” olmadan zuhûr eden bir hâdiseyi təsəvvür etmesinin asla mümkün olmadığını beyan etti. Bu kategoriler aklın tərkib ettiği fikirler ya da serbest devşirmeler deyil, insan şüurunun dış varlıq verilerini tanzim etmek üzere içinden işlemek üçün tasarlandığı “katı kalıplar və yapılar”dır. Kantçı yorum, insanın boyutsuz bir aləmi tahayyül etmekten yapısal olarak âciz olduğunu açıklar; bu da aklın faaliyetinin, üzerine önceden dayatılan yaratılış nizamının sınırları və hendesesiyle bütünüyle mukayyet olduğunu və bu kanunların dışında mutlak üretme özgürlüğüne sahip olmadığını isbatlar.
3. İslam Fəlsəfəsi və Aşkın Hikmət Ekolü
İbn Sînâ (370–428 h. / 980–1037 m.) (Avicenna): İnsan nefsinin, oluşumunun başında “heyûlanî ağıl” olduğunu belirledi (bu felsefî ıstılah, aklın ilk ibtidaî hâlini, yani hiçbir suret ya da malumatı olmayan lakin öğrenmeye və bilgiyi almaya önceden istidat və kudret taşıyan tertemiz boş sayfayı, tıpkı henüz şekillenmemiş ham madde ya da çamur gibi ifade eder). Bu aklın başlangıçta bütünüyle “hiss-i müşterek”e (beş zahirî duyudan gelen duyumları toplayıp birleştiren, elmanın şekliyle kokusunu və tadını bağlayan iç zihnî güç) və dış aləmin suretlerini toplayan “mütehayyile” gücüne dayandığını, dış varlıqta hakikî bir kökü və aslı olmadıkça hiçbir “mahiyet” (bir şeyi o yapan hakikat və esas cevher) ixtira etmekten tamamen âciz kaldığını vurguladı.
- Deliller və Yorum: İbn Sînâ “küllîleri soyutlama və mahiyetin temeyyüzü burhanı”na dayandı; insan şüurunun sıfırdan, istidatlı və tamamen boş bir güç olarak (heyûla gibi) başladığını, sonra zahirî və bâtınî duyulardan geçerek şeylerin suretlerinin ona nakşedildiğini açıkladı. Felsefî olarak Şeyhü’r-Reîs, “mürekkep mahiyetleri təsəvvür” (aklın, daha önce devşirdiği fikirleri çözüp birleştirerek bir arada görmediği yeni hayalî şekiller üretme serbest kudreti, mesela mitolojideki kanatlı atı üretmek üçün kuş kanatlarını bir at gövdesine eklemek gibi) ilə “dış varlığa yabancı, sadə və ilkel bir mahiyet ixtira etmenin imkânsızlığı” (mesela aklın, hiçbir gözün daha önce görmediği tamamen yeni bir rengi ixtira etmekten mutlak âciz kalışı) arasında ayrım yaptı. Sînevî yoruma göre ağıl, küllî yasaları soyutlamak üçün giriştiği hərəkətinde gerçeklikten asla kopmaz; bilakis, nizamı və sünnetleriyle dış varlığın kendisidir ki insan zihnini büyük bedihîleri idrak etmeye zorunlu olarak sevk eder (sebeplilik kavramı və “vâcibü’l-vücûd” bir Yaradıcının varlığının zorunluluğu gibi; yani varlığı zatından olan və başkasına ehtiyaclı olmayan Allah). Bu hakikatler, dış gerçeklik yoluyla kendilerini şüura dayatır və ağıl onları yoktan neşet ettirmez.
Şihabüddin Sühreverdî (549–587 h. / 1154–1191 m.): İnsanın tahayyül ettiği, lakin müşahede aləmimizde doğrudan bir maddî tatbikini ya da masadıkını bulamadığımız suret və hayallerin, aklın hiçten yarattığı bir yoxluq ya da boşluk olmadığını; bilakis, “misal aləmi” ya da “aracı berzah” diye bilinen başka bir varlıqsal mertebede fiilen mevcut və mütehakkık canlı suretler olduğunu kabul etti (bu, hissî madde aləmi ilə saf aklî mücerretler aləmi arasında vasat konumda bulunan hakikî bir aləmdir; şeylerin suretlerini, miktar və şekilleriyle, lakin ağır maddeleri olmaksızın içerir); insan nefsi bu aləme, ruhun safası, kəşf və ilmî işrâk yoluyla şahit olur və muttali olur.
- Deliller və Yorum: Sühreverdî dəlilini “aklî mazhariyet burhanı” üzerine kurdu; hayalî suretler ya da mümteneler diye anılan şeylerin (vehimli kimsenin aklının onları sırf yoxluqtan ixtira edip yarattığını zannettiği şeyler) zihnimizde gördüğümüz, belirli boyut, miktar və renklere sahip suretler olduğunu savundu. Felsefî kaidesi der ki “sırf yokluğun boyutu, rengi və sıfatı yoktur”; deməli içinde hiçbir şey bulunmayan yoxluq, nasıl olur da şekli və rengi olan bir suret verir? Əgər ağıl onları boşluktan inşa etseydi, ağıl yoxluqtan varlıq yaratan olurdu ki bu bâtıldır. Katî işrâkî yoruma göre insan aklı burada bu suretleri yaratan bir sanatkâr ya da fabrika deyil, sadece o “insanın zatından ayrı və müstakil hayal aləminde” fiilen mevcut və mütehakkık suretlerin üzerine yansıdığı və tecelli ettiği bir “mazhar”dır (yani cilalı və temiz bir ayna); insan şüuru bu aləme yansıma yoluyla bağlanır, bu da zihindeki her fikir ya da suretin hakikî bir varlıq mertebesinden alındığını və yokluğun ürünü olmadığını isbatlar.
Molla Sadrâ Şîrâzî (979–1050 h. / 1571–1640 m.) (Mulla Sadra): “Aşkın Hikmət (Aşkın HikmətAşkın Hikmət — tələffüz ‘al-HIK-ma al-mu-ta-AA-li-ya’ — الحكمة المتعالية Aşkın Hikmət Molla Sədranın inkişaf etdirdiyi fəlsəfi məktəbdir; ağıl fəlsəfəsini, Qurani teologiyanı və mənəvi sezgini birləşdirir, xüsusilə mövcudluğun asilliyi və cisim hərəkəti kimi təlimlərlə tanınır.)” ekolünde, “asalet-i vücûd” üzerine kurulu asılları aracılığıyla en derin bilgi devrimini gerçekleştirdi; varlığın, kainatın tamamında yayılmış tek hakikî hakikat olduğunu, yokluğun ise sırf bir nefy olup asla bir şey olmadığını və dolayısıyla zihne herhangi bir suret feyz etmesinin ya da vermesinin imkânsız olduğunu belirledi; insan aklının təsəvvür ettiği her şey varlığın bir tarzı və şeklidir və hakikatten bir pay və nasibi vardır. Ayrıca tahayyül işleminin sadece eski suretlerin geri çağrılması olmadığını, nefsin “varlıksal iştidadı” (yani varlıq mertebesinde bir yükseliş) olduğunu və beləliklə nefsin “faal ağıl” denen daha yüce bir mertebeye bağlandığını kabul etti. İnsan nefsi üçün “fakrî imkân” kaidesini vurguladı (bu, nefsin zatında və cevherinde mahlûk, ehtiyaclı, zayıf olduğunu və her an bütünüyle Allah’a bağlı olarak varlıq, hayat və bilgi aldığını ifade eden mihverî bir felsefî kavramdır; nefs, güneşin kendisi olmadan hiçbir kıvamı və varlığı bulunmayan güneş ışını gibidir); bundan dolayı nefs, fikirleri sırf yoxluqtan (Ex Nihilo) müstakil olarak yaratma və var etmə kudretine sahip deyildir, əksinə ondan geçen her idrak və tahayyül, mutlak ganden ona akan bir tecellî, feyz və bilgi nurudur.
- Deliller və Yorum: Molla Sadrâ “asalet-i vücûd burhanı” və “sinhiyet (denklik) kaidesi” (illet ilə sebep arasında, netice ilə malûl arasında bir tenasüp və tecanüsün zorunluluğunu hükme bağlayan felsefî kaide; bir şeyi kaybeden onu veremez) ilə istidlal etti. Sırf yokluğun şeyliği və izi olmadığını, dolayısıyla ondan insanın zihninde bir kavram, fikir ya da suretin fışkırmasının ağılən imkânsız olduğunu, çünki varlığın nefyinin bir varlıq meydana getirmeyeceğini felsefî olarak isbatladı. Sadrâî yorum buna dayanarak şunu belirler: “Fakrî imkân” (Yaratıcı’ya salt bağımlılık) ilə vasıflanan insan nefsi, kendine bir bilgi kamali feyz edemez ya da “mutlak kâmil, sonsuzluk və vacib” fikrini kendiliğinden yoktan ixtira edemez; çünki sınırlı, nâkıs və zatında fakir bir şüur, ganlik və mutlak kamal fikrini nasıl ixtira etsin? Bir şeyi kaybeden onu veremez. Bu yüzden insan aklının varlığı və mutlak kamali idraki, nefsin uydurduğu bir hata ya da kuruntu deyil, nefsi bilgiyi feyz eden “faal ağıl”a bağlayan bir “varlıksal iştidad” və hakikî bir irtibatın neticesidir. Bu şamih küllî fikirler, mutlak gan ilahî varlığın insan şüurunun derinliğine döktüğü hakikî və parlak tecellî və feyizlerden başka bir şey deyildir; öyle ki fikrin kendisi, feyz eden sanatkârın varlığını haykıran canlı bir dəlil və şuhûdî bir bağ olur.
4. Şüphelere Cevap: Efsanevî Varlıqlar Meselesi və Allah’nın Efsaneliği
Bu bilgi silsilesinin eşiğinde, maddeci və inkarcı düşünce, bu binayı sarsmak üçün zahiren mantıklı görünen və felsefî tartışmalarda “efsanevî varlıqlar problemi” diye bilinen bir itiraz getirir; mefadı şudur:
«Eğer aklın yoktan ixtira etmekten âciz oluşu Allah’nın varlığına dəlil ise, o halda ağıl neden ejderhayı, kanatlı atı, uzaylıları və metafizik yaratıkları — dışta mevcut olmadıkları halda — təsəvvür eder? Allah fikri de aklın tərkib ettiği bir başka efsanevî uydurma olamaz mı?».
Bu şüphenin yapısal və felsefî olarak çözümlenmesi, “efsane imalatı” ilə “mutlak sadə hakikatin idraki” arasındaki cevherî və varlıqsal farkın beyanını gerektirir.
1. Efsaneyi Tahrif Mekanizması: Maddî Parçaların Bir Araya Getirilmesi
İnsan, ejderha, kanatlı at ya da korkunç bir uzaylı gibi efsanevî bir varlığı tahayyül ettiğinde, aklı asla Ex Nihilo bir yaratma yapmaz. Ağıl burada görsel bir işleme aygıtı gibi çalışır; yeni bir ham madde ixtira etme kudretine sahip deyildir, əksinə maddî gerçeklikten aldığı hissî deposuna gider və çözüp yeniden birleştirme işlemine başlar:
- Kanatlı at: Maddî bir at suretinin, maddî bir kuş kanadı suretiyle birleştirilmesi.
- Uzaylı: Ahtapot uzuvları, böcek gözü, sürüngen derisi və dinozor boyutunun bir terkibi.
Akıl burada fikirlerin ham maddesini ixtira etmemiş, sadece “nispet və terkibi” ixtira etmiştir; bu da İslam fəlsəfəsindeki, önceden hissedilen madde suretlerini çözüp birleştiren “mütehayyile” gücünün işlevidir. Deməli efsanenin, tabiatta benzerleri və nazirleri bulunan bilinen maddî parçaları vardır.
2. Allah’yı İdrak Mekanizması: Soyutlama və Sadə Mutlak
Efsaneler aləminden felsefî derinliğiyle “Allah” fikrine geçtiğimizde, tamamen mübayin bir kavramla karşı karşıya olduğumuzu görürüz; çünki bu fikri təşkil eden cevherî hâssalar şunlardır: parçası olmayan mutlak sadəlik, gayrı maddîlik, zaman ötesilik, məkan ötesilik, zatî ganlik və varlığın vücûbu.
Burada inkarcının kıyası çöker və hile ortaya çıkar; çünki inkarcı akla sorarız: Duyuların, tərkib ya da büyütme yapmak üçün bu hâssaların ham maddesini nereden devşirdi? İnsan hayatında hiçbir zaman “gayrı maddî” bir şey müşahede etmedi ki onu tərkib etsin ya da ondan kopyalasın; “zaman ötesi” bir ortamda yaşamadı ki oradan depolanmış bir hissî intiba alsın; bu müşahede edilen kainatta başkasına dayanmayan “zatında gan” tek bir varlıq dahi görmedi; əksinə onu kuşatan her şey nâkıs, ehtiyaclı və zâildir.
Akıl bir “efsane” ixtira etme kudretine sahiptir, çünki onun ham maddeleri madde aləminde elinin altında hazırdır; at suretine de kanat suretine de sahiptir. Lakin “sonsuz imtidad və Allah” fikrini ixtira etmekten tamamen âcizdir, çünki bu maddî kainatta mutlaka ya da əzəliye benzeyen hiçbir ilk taşa veya ham maddeye sahip deyildir. Çünki efsane, maddî parçaların terkibidir; Allah ise, madde aləminde kendisinden tərkib edilecek parçaları bulunmayan, sadə və mücerret bir hakikattir.
3. İbn Sînâ’nın Cevabı: Vücûbu İmtinâdan Ayırma Kaidesi
Şeyhü’r-Reîs İbn Sînâ (370–428 h. / 980–1037 m.) (Avicenna), “varlık və mahiyet” araştırmalarında aklın “efsanevî zatî mümteni”yi təsəvvüru ilə “vâcibü’l-vücûdu (Vacibül-vücudVacibül-vücud — tələffüz ‘WAA-jib al-wu-JOOD’ — واجب الوجود Vacibül-vücud mövcudluğu heç nəydən alınmamış həqiqətdir. İslam fəlsəfəsində bütün asılı varlıqların öz-özünə mövcud mənbəyi: yoxluğu mümkün olmayan və hər ehtimali şeyin mövcudluğu aldığı Tanrı.)” təsəvvüru arasında ayrım yaptı.
Akıl bir efsaneyi, mesela yakuttan bir dağı təsəvvür ederken, dışta mevcut mahiyetlerden “ismî bir mahiyet” tərkib eder və aralarına tahayyül edilmiş arazî bir varlıq isnad eder. Ama “Allah”yı təsəvvür ettiğinde ağıl mürekkep bir mahiyet təsəvvür etmez, doğrudan salt varlığa və onun gan sadəliğine yönelir. İnsan aklı, sebeplilik bedihiyeti aracılığıyla zorunlu olarak idrak eder ki her mümkinin bir səbəbi vardır və zincir sonsuza gidemeyeceğine göre, ağıl kendini kainatın üzerine kaim olduğu “ilk bir dayanak noktası”nı, yani vacibü’l-vücûdu farz etmeye mecbur və sevk edilmiş bulur. Efsanevî təsəvvür suretlerle bir oynamadır; Allah’yı təsəvvür ise dış varlıq nizamına verilen zorunlu bir aklî cevap və ilk səbəbe doğru zorunlu bir yönelimdir.
4. Molla Sadrâ’nın Cevabı: Sinhiyet və Fakrî İmkân Burhanı
Aşkın Hikmət mezhebine dayanarak Molla Sadrâ (979–1050 h. / 1571–1640 m.) (Mulla Sadra), “efsane Allah” şüphesini sinhiyet, yani tecanüs və tenasüp kaidesi gereğince iptal eder; çünki aklın bir şeyi idrak etmesi üçün âlim ilə malûm arasında bir sinhiyet gerekir. İnsan aklı varlıqsal hüviyetinde “fakrî imkân”dır, yani salt ihtiyaç və başkasına bağlılıktır. Nâkıs və sınırlı olanın kendiliğinden sıçrayarak “mutlak ganlik, sonsuzluk və kamal” kavramını idrak etmesi ya da təsəvvür etmesi imkânsızdır, çünki bir şeyi kaybeden onu veremez və fakr, zatî ganlik kavramını üretmez.
Buna dayanarak, bizim kamal və sonsuzluğu təsəvvürumuz tərkib ettiğimiz bir efsane deyil, mutlak gannin nefislerimize feyz ettiği varlıqsal bir iz və bir çekim kuvvetidir. Pusula iğnesinin şaşkınlığı və meyli, onu çeken görünmez bir manyetik alanın varlığını gerektirdiği gibi, insan aklının “mutlak kamal” kavramındaki dönüşü və şaşkınlığı da, dışta bu “kâmil varlıqsal mıknatısın”, yani Allah’ın varlığının bir iz və yansımasıdır.
5. Âriflerin Cevabı: Varlıq ilə Kamalin Denkliği Kaidesi
Ârifler və filosoflar, insanın “mutlak kamale”, yani sonsuz ilme, mutlak kudrete və əbədi bekaya doğru fıtrî bir yönelime və muazzam bir iştiyaka sahip olduğunu və bunun asla sönmeyen bir iştiyak olduğunu görürler. Əgər inkarcı bu yönelimin “uzaylıları” təsəvvür gibi olduğunu iddia ederse, ona şöyle cevap verilir: Efsanevî ya da uzaylı bir varlığa duyulan iştiyak, sadece onu təsəvvür etmek ya da resmetmekle söner və o, maddenin və işlevin sınırlarıyla mahduttur. Lakin insanın kamale iştiyakı sonsuzca uzanır; insan yeryüzüne malik olsa, göğü ister.
Kevnî nizam hikmət və mutlak tutarlılık üzerine bina edildiğine və açlığın varlığı yiyeceğin varlığının, susuzluğun varlığı suyun varlığının bir izi olduğuna göre, “insan şüurunda hazır bulunan bu sonsuz iştiyak və təsəvvüru”nun varlığı da, dışta bu genişliği və insan nefsindeki varlıqsal fakrı karşılayan “kâmil, sonsuz bir mahbub və maksudun” varlığına katî bir dəlildir.
5. Zorunlu Tatbik: Allah Fikri və Sanatkârın İzi
Bu felsefî və ilmî kaideler istikrar bulup birbiriyle mutabık kaldığında — yani aklın fikirlerinin ham maddesini yoktan ixtira etmediği, her zihnî suretin ağıl dışında varlıqsal bir menbaının bulunması gerektiği və Allah fikrinin maddî efsaneleri tərkib mekanizmasından beri olduğu sabit olduğunda — zorunlu bir iz olarak Allah meselesiyle yüz yüze gelmiş oluruz.
Burada kendini dayatan nazik bir felsefî soruyla karşı karşıyayız: Sınırlı, nâkıs, zamanî və her yandan madde ilə kuşatılmış insan aklı, “mutlak kâmil, sınırsız, əzəli və zatında gan” kavramını nasıl təsəvvür edebildi?
İnsanlık fikirlerin bu “ham maddesini” nereden getirdi? Ağıl, her an nâkıslığı müşahede ettiği maddî bir aləmde yaşar; çevremizdeki her şey ölür, hastalanır, biter və məkan ilə zamanın sınırlarına mahkûmdur. Bir şeyi kaybeden onu veremeyeceğine göre, mahdudiyete gömülü bu aklın “mutlak kamal” fikrini Ex Nihilo üretmesi imkânsızdır.
1. Descartes’ta Varlıqsal Dəlil və Sanatkârın İzi
Fransız filosof René Descartes (1596–1650 m.) (René Descartes), Allah’nın varlığını isbatlamak üçün bu mantığı katı bir riyazî dikkatle kullandı; fikri şuna dayanır: “Mutlak kâmil ağıl” fikri zihninde açık və seçiktir. Sınırlı aklı “sınırsız” fikrini yaratmanın sebebi olamayacağına göre — çünki sebebin, neticeye eşit ya da ondan üstün bir varlıq və kamal içermesi gerekir — bu kâmil varlığın dışta fiilen mevcut olması və bu fikri, tıpkı Yaradıcı’nın mahlûkun içine bıraktığı imza gibi “sanatkârın sanatı üzerindeki izi” olarak insan aklına nakşetmiş olması gerekir.
2. Molla Sadrâ’da Sıddîkîn Burhanı
Müteahhir Şii fəlsəfəsinde və Molla Sadrâ’nın (979–1050 h. / 1571–1640 m.) (Mulla Sadra) Aşkın Hikməti’nde bu mana “Sıddîkîn Burhanı” ilə formüle edilir.
Varlık, teşkîkî tek bir hakikattir və insan aklı bu varlığın mertebelerinden bir mertebedir. Ağıl “her şeyden gan mutlak varlıq” kavramını, yani vacibü’l-vücûdu təsəvvür ettiğinde, bu təsəvvür yoxluqtan çıkamaz, çünki yoxluq bir şey feyz etmez. Sinhiyet kaidesi gereğince, aklın kamal və sonsuzluğun gayesini idrak və təsəvvür kudreti, insan şüuruna bu varlıqsal çekimi yayan hakikî bir varlığın izi və yansımasıdır. Ağıl kavramı ixtira etmedi, əksinə kavram ona dayatıldı, çünki sanatkârı onu varlıqsal terkibine nakşetti.
3. İnkarcının Şaşkınlığı: Nefyetmek İçin Kavramı İsbat Etmek
Bu felsefî dəlil, hidayet və fıtratla iman edenlerin sınırında durmaz, əksinə inkarcıları və ilahî varlığı reddedenleri de kapsayacak şekilde uzanır. İnkarcı, Allah’yı nefyetmek və tenkit etmek üçün önce O’nu küllî hâssalarıyla — her şeye kadir, her şeyi bilen və kainatın kurucusu olarak — zihninde təsəvvür etmek zorundadır. İnkarcılığın bilgi yasaları uyarınca cevap veremediği soru şudur: İnkarcı ağıl, onu nefyetmek üçün gayrı maddî və sınırsız bir varlığın fikrî maddesini nereden aldı?
Şayet Allah fikri bir kuruntu ya da Ex Nihilo bir ixtira olsaydı, insan aklının onu esasen oluşturması imkânsız olurdu, çünki kuruntunun kendisi de kanatlı at gibi önceki maddî suretlerin bir terkibidir. Allah’nın ise kainatta, aklın tərkib edip büyüteceği maddî bir benzeri yoktur. Dolayısıyla inkarcının Allah’yı nefyetmek üçün təsəvvüru, kavramın kaim olduğunun və şüuruna dışarıdan dayatıldığının açık bir itirafıdır; içsel bir tahrifin ürünü deyildir. Bütün insanlığın, inananıyla inkarcısıyla şaşkınlığı və tek bir ağırlık merkezi olan “kemal” etrafında dönüşü, bu izi yayan və bu çekimi dayatan varlıqsal bir hakikatin bulunduğunu isbatlar.
6. Sonuç: Varlıqsal Zorunluluk
İlmî və felsefî gerçeklik, uçağın yoktan gelmediğini, əksinə kainatta akla veri sunan kuşlar və dinamik yasalar bulunduğu üçün geldiğini isbatladığı gibi; və görelilik nazariyesinin boşluktan neşet etmediğini, əksinə uzay-zaman dokusu zaten kaim olup kendisini keşfedecek birini beklediği üçün ortaya çıktığı gibi; insan aklının Allah üzerine bir tartışmaya girmesinin kendisi de — isbat ya da nefiy olarak — O’nun varlığının zorunluluğuna en büyük dəlildir.
Zira madde və yoxluqla kuşatılmış sınırlı zihin, “mutlak kâmil və sonsuzluk” kavramını kendiliğinden ixtira edemez və bu kainatta onu diğer efsanevî uydurmalar gibi tərkib edecek maddî parçalara sahip deyildir. İnkarcının Allah’yı reddetmek üçün təsəvvür edebilmesi və inananın O’nu birlemek üçün idrak edebilmesi, kavramın insan şüuruna dışarıdan dayatıldığı anlamına gelir; çekim ise lakin bir mıknatısın varlığıyla vuku bulur. Allah üzerine tartışma, aklın uydurduğu bir kuruntu deyil, sanatkârın insan varlığının derinliğine nakşettiği canlı bir yansıma və izdir.
Allah üzerine tartışma, aklın uydurduğu bir kuruntu deyil; sanatkârın insan şüurunun derinliğine nakşettiği varlıqsal bir iz və canlı bir imzadır.